12 Kasım 2009 Perşembe

Bir hayalperestin güncesi


İçinde bulunduğum şu küçük dünyada, kendimi odama hapsetmiş gecenin bir yarısında hoparlörden gelen uğultulu bir ses ve saatin tik takları eşliğinde, kitaplarımla haşir neşir idim. Yatağıma girdim ısınmak için ve başımı yastığa koyup, müzikçalarımın şarjı bitesiye kadar dinlemeye koyuldum. Hava, her zaman bulunmayı istediğim New York'un kasvetli gecelerinden birisini andırıyordu. Dışarıya çıkıp (olmayan) sevgilimle ay ışığında şöyle bir yürümek geçerdi içimden böyle gecelerde. Ya da şehri tepeden izleyebileceğim bir yere çıkıp, görebildiğim en uzak noktaya gözlerimi dikip bakarken sonsuzluğa, gözlerime yansıyan şehrin ışıkları eşliğinde sadece düşünmek hayallerimin uçsuz bucaksızlığında.


Severdim böyle yalnız gecelerde malihulyalara dalmayı.Alıp başımı gitmek isterdim kitaplarda okuduğum geniş tasvirli kentlere; her şeyi bırakıp yarıda, yeniden başlamak hayata. Gezerek yapabileceğim bir işim olsun isterdim hep, mesela bir gün Viyanadayım; şehri gezmek için otelimden çıkıyorum. Graben meydanında dolaşırken yanımdan faytonlarla şehri gezen turistler geçiyor, arkalarından bakıp el sallıyorum onlara. Derken Aziz Stephan katedralinden çıkarken neşeyle gülüşüp birbirlerine sarılan bir çift takılıyor gözüme. Yürümeye devam ediyorum caddede, her on adımda bir karşıma ressamlar çıkıyor, kimisi bir müzenin resmini yapıyor, kimisi de yaşlı bir turistin portresini resmediyor tuvaline. Şehir cıvıl cıvıl. Sürekli bir hareket hakim çevrede.Gezmekten yorgun düşüyorum oturacak bir yerler araştırıyorum. Her yerde cafeler, bakıyorum sağda Cafe Hawelka, solda Cafe Schwarzenberg, daha ilerde Cafe Griensteidl.


Biraz daha yürüyorum şehrin efsunlu havasını daha çok teneffüs etmek için. Ve Cafe Mozart’ta oturmaya karar kılıyorum. Dört katlı bir binanın altında, içeriden klasik müzik tınıları gelen, şehrin havasını yansıtan bir cafe. Bir viyana kahvesi ve yanında elmalı ştrudel ısmarlıyorum. Bütün yorgunluğum bir anda gidiyor sanki yudumlarken kahvemi.Bach'ın Brandenburg konçertolarından biri çalarken dışarıyı seyre dalıyorum; sokakta yürüyen kalabalık, caddeden geçen lüks arabaların gölgesinde kalıyor bazen. Bir sokak müzisyeni elinde akordeonu ile geçiyor ağır adımlarla, ihtiyar bir Viyanalı elindeki şişeyi geri dönüşüm kutusuna atmaya çalışıyor. Şehrin tarihi atmosferi alçalmakta olan güneş ile kızıla bürünüyor. Ve yine akşam oluyor; bu mutlu zamanın yavaş yavaş tükenmesinden olsa gerek, bir hüzün kaplıyor içimi. Gidilecek konserler, tiyatrolar ve gezilecek bolca yer var daha ama ne de olsa bir iş gezisi bu ve ben otelimin yolunu tutuyorum, ertesi sabahki görüşmeyi kaçırmamak için erkenden yatıyorum.


Ve uyaniyorum. Küçük bir odadayım. Sırtım ağrıyor, gece üzerim açık kalmış olmalı. Karşımda tik tak, tik tak, tik tak, bir saat ve sesi hırlamaya dönmüş bir hoparlör. Burası Otel Astoria değil! Burası benim odam; küçük dünyam. Yine bir hayal kurarken uyuyup kalmış olmalıyım.


“İnsan sadece hayallerinde özgürdür” ne de olsa. Ben de bu geçici özgürlüğün verdiği tatlı sersemliği üzerimden atarak kalkıyorum yatağımdan. Başka bir rüyada yeni yerler görmek umuduyla bırakıyorum hayallerimi kapımın ardına ve dönüyorum gerçek yaşamın karanlığına…

1 yorum:

domates dedi ki...

yıldız tarihi 3563109

bir entellektüelin gözlüklerini takmış gibiyim